Genel Bakış
Babür İmparatorluğu (Hindistan'da yaygın adıyla 'Mughal' İmparatorluğu), Timur'un soyundan gelen Babür'ün 1526'da Delhi Sultanlığı'nı yenerek kurduğu, torunları döneminde neredeyse tüm Kuzey ve Orta Hindistan'ı kapsayacak biçimde genişleyen bir Hint-İslam imparatorluğuydu. Üç asırdan fazla süren hanedan, Tac Mahal gibi mimari başyapıtlar bıraktı, ama aynı zamanda taht kavgaları, dini politika değişiklikleri ve 1739'daki yıkıcı bir istilanın ardından yavaş bir çöküş de yaşadı; 1857'de son imparatorun İngilizlerce sürgün edilmesiyle resmen sona erdi.
Kaynaklar: [1]
Babür'ün Fetihleri: Timur'un Torunundan Hindistan İmparatoruna
Babür, baba tarafından Timur'un, anne tarafından Cengiz Han'ın soyundan geliyordu. Orta Asya'daki Fergana Vadisi'ndeki babadan kalma küçük krallığını ve ardından ele geçirmeye çalıştığı Semerkant'ı Özbek hükümdarı Şeybani Han'a karşı savunamayınca güneye, Kabil'e çekildi ve orada yeni bir üs kurdu. 1526'da, Delhi Sultanlığı'nın son hükümdarı Lodi Sultanı İbrahim'e karşı Birinci Panipat Savaşı'nı kazandı; sayıca çok daha kalabalık bir orduya karşı topçu ve tüfekli piyadeyi etkili biçimde kullanması, barut çağının Hindistan'a girişinin sembolik başlangıcı sayılır. Böylece Hindistan'da yeni bir imparatorluğun temelini attı ve başkentini Agra'ya taşıdı. Ancak Babür yalnızca dört yıl hüküm sürebildi; 1530'da öldüğünde imparatorluk henüz güvenceye alınmamış, kırılgan bir fetih durumundaydı.
Kaynaklar: [1]
Hümayun'un Kaybı ve Sürgünü
Babür'ün oğlu Hümayun, tahta geçtikten on yıl kadar sonra, Afgan kökenli komutan Sher Şah Suri karşısında art arda iki ağır yenilgi aldı. Haziran 1539'daki Chausa Savaşı'nda -rivayete göre Sher Şah'ın ateşkes anlaşmasını bozup uyuyan Babür ordusuna baskın yapmasıyla- bozguna uğrayan Hümayun, hava dolu bir su tulumuna tutunarak Ganj Nehri'ni yüzerek geçip canını zor kurtardı. Mayıs 1540'taki Kannauj Savaşı'nda tamamen yenilince Hindistan'ı terk edip -eşi Hamide Banu Begüm ve küçük bir maiyetle- İran'a, Safevi Şahı I. Tahmasp'ın sarayına sığınmak zorunda kaldı. Tahmasp, kendisine asker desteği vermek karşılığında Şiiliği benimsemesini şart koştu; Hümayun bu şartı kabul ederek 12 bin süvarilik bir kuvvetle Hindistan'a dönebildi. Haziran 1555'teki Sirhind Savaşı'nda Sher Şah'ın halefini yenerek babasının tahtını geri aldı. Ancak saltanatı uzun sürmedi: Ocak 1556'da Delhi'deki kütüphanesinden inerken ezan sesini duyup diz çökmek için aceleyle dönünce taş merdivenlerden düşüp başını çarptı ve birkaç gün sonra yaralarından öldü.
Kaynaklar: [2]
Ekber Dönemi: Merkezileşme ve Hoşgörü
Hümayun'un ölümünde henüz on üç yaşında olan oğlu Ekber'in saltanatı, imparatorluğu gerçek anlamda istikrara kavuşturdu. Ekber, Racput prensesleriyle yaptığı evlilikler ve Racput soylularını en üst rütbeli 'mansabdar' (memur-komutan) kadrolarına atamasıyla Hindu seçkinlerini yönetime ortak etti; toprak-vergi sistemini (zabt) merkezileştirerek imparatorluk gelirlerini düzenli ve öngörülebilir hale getirdi. 1575'te sarayında farklı dinlerden (Müslüman, Hindu, Hristiyan, Zerdüşt, Cayn) bilginlerin bir araya gelip tartıştığı 'İbadethane' (Ibadat Khana) adlı bir meclis kurdu; buradaki tartışmalar zamanla Ekber'in kendi senkretik manevi düzenini oluşturmasına zemin hazırladı. Ekber ayrıca gayrimüslimlerden alınan cizye vergisini 1564'te kaldırarak döneminin oldukça ileri bir dini hoşgörü anlayışını yansıttı.
Kaynaklar: [1]
Tartışma: Din-i İlahi Gerçekten Yeni Bir Din miydi?
Ekber'in 1582'de kurduğu ve genellikle 'Din-i İlahi' (İlahi Din) adıyla anılan düzen, tarihçiler arasında hâlâ tartışmalıdır. Dönemin kaynaklarında bu düzenin adı aslında 'Tevhid-i İlahi' (İlahi Birlik) idi; 'Din-i İlahi' adlandırması, sonraki İngiliz sömürge tarihçilerinin saray tarihçisi Ebu'l-Fazl'ın eserlerini yorumlarken kullandığı bir terimdir ve 'yeni bir din kurma' izlenimini büyük ölçüde abartmış olabilir. Modern araştırmacıların bir kısmı bunu gerçek bir din değil, Ekber'e kişisel sadakatle bağlı seçkin bir mürit çevresi -bir tür saray disiplini ve birlik ritüeli- olarak yorumlar; nitekim düzenin kayıtlı müridi hiçbir zaman on dokuz kişiyi aşmadı. Ekber'in asıl amacının farklı dinleri birleştirmekten çok, imparatorluğun çok dinli seçkinleri arasında 'evrensel barış' (sulh-i kul) ilkesi etrafında bir sadakat bağı kurmak olduğu düşünülür.
Kaynaklar: [3]
Cihangir Dönemi: Nur Cihan ve İngilizlerin İlk Ayak İzleri
Ekber'in oğlu Cihangir (1605-1627), yönetimi büyük ölçüde son ve en sevdiği eşi Nur Cihan'a bırakan, sanata ve doğa tarihine düşkün bir hükümdardı; evliliğinden itibaren devlet işlerinin dizginlerini büyük ölçüde Nur Cihan'a teslim etti ve onun ailesini üst düzey görevlere getirdi. Nur Cihan'ın sarayda ulaştığı konum o denli güçlüydü ki Cihangir'in yanında çekinmeden konuşabiliyordu; bu nüfuz hem saray erkânını hem yabancı gözlemcileri rahatsız etti ama Babür sarayında bir kadının eriştiği en görünür siyasi güç örneği olarak kaldı. Kendi anı kitabı 'Cihangirname'de bitki ve hayvanları ayrıntılarıyla betimleyen Cihangir, saray ressamı Üstad Mansur'a doğa çalışmaları yaptırdı. Bu dönemde İngiltere Kralı I. James'in elçisi Sör Thomas Roe, 1615-1619 arasında sarayda kaldı; resmi bir antlaşma imzalatamasa da -Cihangir'in içki arkadaşı olduğu bile rivayet edilir- İngiliz Doğu Hindistan Şirketi'ne Surat'ta bir ticaret merkezi (faktori) kurma izni ve koruması sağladı. Bu görünüşte küçük ticari izin, bir buçuk asır sonra Şirket'in tüm Hindistan'ı fiilen ele geçirmesinin ilk, mütevazı adımı olacaktı.
Şah Cihan ve Tac Mahal
Ekber'in torunu Şah Cihan döneminde (1628-1658) Babür sanat ve mimarisi altın çağını yaşadı. Şah Cihan, on dördüncü çocuğunu doğururken hayatını kaybeden eşi Mümtaz Mahal'in anısına, 1632-1653 yılları arasında Agra'da Tac Mahal'i inşa ettirdi; beyaz mermerden türbe, Fars, Orta Asya ve Hint mimari geleneklerinin en olgun sentezlerinden biri sayılır ve bugün de dünyanın en çok ziyaret edilen anıtları arasındadır. Aynı dönemde görkemli bir saray kültürü gelişti; değerli taşlarla süslü ünlü 'Tavus Tahtı', bu dönem lüksünün simgesiydi. Ancak Şah Cihan'ın son yılları, dört oğlu arasındaki kanlı bir taht kavgasıyla gölgelendi; kavgayı kazanan Evrengzib, babasını 1658'de tahttan indirip Agra Kalesi'nde ömrünün geri kalanında hapsetti.
Kaynaklar: [1]
Evrengzib: Zirve ve Gerilemenin Başlangıcı
Evrengzib (1658-1707), imparatorluğu neredeyse tüm Hint Yarımadası'nı kapsayacak şekilde en geniş sınırlarına ulaştırdı; ancak uzun saltanatı aynı zamanda çöküşün tohumlarını da ekti. Selefi Ekber'in hoşgörü politikasının tersine, 1679'da cizye vergisini yeniden yürürlüğe koydu, bazı Hindu tapınaklarını yıktırdı ve 'Fetava-i Alemgiriyye' adlı kapsamlı bir İslam hukuku derlemesini hazırlattı; bu politikalar Racput ve Sih toplulukları başta olmak üzere pek çok kesimde hoşnutsuzluk yarattı. Dekken'deki Maratha direnişini bastırmak için yürüttüğü onlarca yıl süren yorucu seferler imparatorluk hazinesini ve ordusunu adım adım tüketti; Marathalar tamamen yenilmek yerine gerilla taktikleriyle direnmeyi sürdürdü. Evrengzib 1707'de öldüğünde, imparatorluk haritada en geniş haline ulaşmış olsa da, mali ve askeri açıdan telafisi zor biçimde yıpranmıştı.
Kaynaklar: [1]
Çöküş: Nadir Şah'ın Yağması ve Parçalanma
Evrengzib'in ölümünün ardından imparatorluk hızla merkezi otoritesini kaybetti; bölgesel valiler (nizamlar, nevaplar) fiilen bağımsızlaşırken Marathalar ve Sihler kendi güçlerini genişletti. 1739'da İranlı fatih Nadir Şah'ın Delhi'yi işgal edip yağmalaması, imparatorluğun zayıflığını tüm dünyaya gösteren bir dönüm noktası oldu; Nadir Şah'ın adamları kentte günlerce süren bir katliam ve yağma gerçekleştirdi, hazineden Şah Cihan'ın ünlü Tavus Tahtı'nı ve efsanevi Koh-i Nur elmasını alıp İran'a götürdü. Bu yağmadan asla tam olarak toparlanamayan Babür yönetimi, 18. yüzyılın geri kalanında büyük ölçüde sembolik bir otoriteye dönüştü; gerçek güç, birbiriyle de rekabet eden bölgesel devletlerin (Maratha Konfederasyonu, Sih İmparatorluğu, Haydarabad Nizamlığı gibi) eline geçti.
İngiliz Doğu Hindistan Şirketi'nin Yükselişi
Bu güç boşluğunu en etkili biçimde dolduran, ticaret amacıyla Hindistan'a yerleşmiş olan İngiliz Doğu Hindistan Şirketi oldu. Şirket, 1757'deki Plassey Savaşı'nda Bengal Nevabı'nı yenerek bölgesel bir siyasi güce dönüştü ve sonraki yarım yüzyılda -doğrudan fetih, ittifaklar ve yerel hükümdarları vergiye bağlayan antlaşmalarla- Hint Yarımadası'nın büyük bölümünü fiili kontrolü altına aldı. Babür imparatorları, 19. yüzyılın ortalarına gelindiğinde yalnızca Delhi Kalesi'yle sınırlı, Şirket'ten maaş alan sembolik hükümdarlara dönüşmüştü; yine de adları hâlâ sikkelerde basılıyor ve Hint Müslümanları nezdinde belli bir meşruiyet taşıyordu.
Kaynaklar: [1]
1857 İsyanı ve Son İmparatorun Sürgünü
Bu sembolik varlık bile 1857'de sona erdi. O yıl patlak veren büyük ayaklanma sırasında isyancı askerler son Babür imparatoru II. Bahadır Şah'ı -yaşlı ve fiilen iktidarsız olmasına rağmen- sembolik önderleri ilan etti. İsyan İngilizlerce bastırılınca Bahadır Şah tutuklanıp 'isyana katılma' ve 'ihanet' suçlamasıyla yargılandı; 82 yaşındaki imparator, oğullarının idam edilmesine tanık olduktan sonra Birmanya'nın Rangon kentine sürgüne gönderildi ve 1862'de orada, bir Babür imparatorunun hiç ayak basmadığı topraklarda, gurbette öldü. Bahadır Şah'ın sürgünü, üç asırdan fazla süren Babür hanedanının resmen sona erdiği an olarak kabul edilir; İngiliz Hindistan Tacı bir yıl sonra doğrudan İngiliz Kraliyeti'nin yönetimine geçti.
Kaynaklar: [1]
Miras
Babür İmparatorluğu'nun en kalıcı mirası, hiç kuşkusuz Tac Mahal başta olmak üzere Fars, Türk ve Hint mimari geleneklerinin kaynaşmasından doğan özgün Babür mimarisidir; Agra Kalesi ve Fatehpur Sikri gibi diğer anıtlar da bu geleneğin UNESCO Dünya Mirası listesindeki örnekleridir. Babür minyatür resmi, Fars nakış geleneğiyle Hint renk ve konu zenginliğini birleştirerek kendine özgü bir okul yarattı. Saray ve idarede kullanılan Farsça ile yerel Hint dillerinin karışımından doğan Urduca, bugün Pakistan'ın resmi dili ve Hindistan'da yüz milyonlarca kişinin ana dilidir. İmparatorluğun merkezi otoritesinin çöküşüyle ortaya çıkan siyasi parçalanma, on dokuzuncu yüzyılda İngiliz sömürge yönetiminin Hint Yarımadası'nın tamamında kurulmasının önünü açan zemini de hazırladı.
Kaynaklar: [1]
Kilit Olaylar Kronolojisi
Birinci Panipat Savaşı'nda Babür, Delhi Sultanlığı'nı yendi.
İkinci Panipat Savaşı'nın ardından Ekber tahta çıktı.
Tac Mahal'in inşası.
Evrengzib, kardeşleriyle taht kavgasını kazanarak imparator oldu.
İranlı Nadir Şah'ın Delhi'yi yağmalaması imparatorluğu derinden sarstı.
Hint İsyanı'nın bastırılmasının ardından son Babür imparatoru tahttan indirildi.
Kaynaklar ve ileri okuma
Numaralı kaynaklar, bağlantı verilen bölümlerdeki açıklamaları destekler; diğer bağlantılar ileri okuma içindir.
- Wikipedia (İngilizce) — Mughal Empire
Genel kronoloji, Ekber'in reformları, Evrengzib dönemi, çöküş ve 1857. Üçüncül kaynaktır.
- Wikipedia (İngilizce) — Humayun
Chausa ve Kannauj yenilgileri, İran sürgünü, Delhi'nin geri alınışı ve ölümü.
- Wikipedia (İngilizce) — Din-i Ilahi
Din-i İlahi'nin gerçek adı, müridi sayısı ve tarihçi tartışması.
- World History Encyclopedia — Koh-i-Noor
Koh-i Nur elmasının Nadir Şah sonrası Afganistan-Pencap-İngiltere yolculuğu.
- Wikipedia (İngilizce) — Jahangir
Nur Cihan'ın etkisi, Sör Thomas Roe elçiliği ve Cihangir'in doğa tarihine ilgisi.
Görseller



Sık Sorulan Sorular
Babür imparatorları kendilerine 'Babür' ya da 'Moğol' mu diyordu?
Hayır. Hanedan kendini resmî olarak 'Gürkani' (Farsça Gūrkāniyān) diye adlandırıyordu; bu, Moğolca 'güregen' (damat) sözcüğünden türeyen ve Timur'un Cengiz Han soyuna damat olmasına gönderme yapan bir unvandı. 'Moğol/Mughal' adlandırması büyük ölçüde dışarıdan, özellikle Farsça konuşan çağdaşlarca kullanılıyordu; Babür'ün kendisi anne tarafından Cengiz Han soyundan gelmesine rağmen kendini Türk olarak görüyor ve 'Moğol' diye anılmaktan hoşlanmıyordu.
Tavus Tahtı ve Koh-i Nur elmasına ne oldu?
1739'da Nadir Şah'ın götürdüğü Tavus Tahtı İran'da parçalanıp dağıtıldı ve bugün mevcut değil. Koh-i Nur elması ise daha uzun bir yolculuğa çıktı: Nadir Şah'ın 1747'de öldürülmesinin ardından generali Ahmed Şah Dürrani'nin eline geçip Afganistan'a gitti; 1813'te sürgündeki Afgan hükümdarı Şah Şuca, Sih İmparatoru Ranjit Singh'e sığınma karşılığında elması ona hediye etti. 1849'da İngilizlerin Anglo-Sih Savaşları'nı kazanıp Pencap'ı ilhak etmesiyle elmas, on yaşındaki son Sih hükümdarı Duleep Singh'e imzalatılan bir antlaşmayla Doğu Hindistan Şirketi'ne devredildi ve 1850'de Kraliçe Victoria'ya sunuldu; bugün de İngiliz Taç Mücevherleri arasında yer alıyor.
Babür minyatür sanatı nasıl doğdu?
Kökeni doğrudan Hümayun'un İran sürgününe dayanır. Safevi sarayında Fars minyatür sanatını tanıyan Hümayun, Hindistan'a dönerken iki usta Fars ressamı, Mir Seyyid Ali ve Abdüssamed'i de yanında getirdi. Bu iki sanatçı, imparatorluk atölyesinde büyük ölçüde Hintli çırakları eğiterek Babür minyatür okulunun temelini attı; en büyük ortak eserleri, yaklaşık 1.400 sahneden oluşan devasa 'Hamzename' (Emir Hamza'nın Öyküleri) dizisiydi. Fars üslubuyla Hint renk ve figür geleneğinin bu ilk kaynaşması, Ekber ve Şah Cihan dönemlerinde olgunlaşacak Babür resim sanatının doğrudan atası sayılır.
